KATEGORİLER
    Felsefe Dizisi
    Atatürkçü Düşünce
    AB ve Türkiye Dizisi
    Psikoloji ve Din Dizisi
    Sosyoloji-Siyaset-
    İletişim Dizisi
    Edebiyat Dizisi
    Osmanlı Klasikleri
    Gençlik ve Çocuk Dizisi
    Süreli Yayınlar
    SAM YAYINLARI
    TÜRK-YAY
    SİYAH KALEM
    Tarih
 
 HABERLER
Bilge tarihçi Aksun vefat etti

Füsun Akatlı yaşamını yitirdi

Güle Güle Ahmet Abi

20. YILIMIZI KUTLUYORUZ

Terör ve Toplum

Bedir Ashâbı'nın Fazileti (ashab-ı bedir) yayınlandı

22 Temmuz çıktı

 YENİ ÇIKANLAR
  SOSYOLOJİK UNSURLARIN DIŞ POLİTİKAYA ETKİSİ
  ULUSLARARASI SİSTEMİN, SİYASAL KÜLTÜRÜN VE REJİMİN/DEVLET YAPISININ DIŞ POLİTİKAYA ETKİLERİ: İRAN, MISIR, SUUDİ ARABİSTAN, TÜRKİYE
  Gönül Işığı
  RUSYA’DA TÜRK TARİHİ İLE İLGİLİ YAYINLANAN ESERLER KAYNAKÇASI
  Kültürlerarası Felsefeye Giriş
  TÜRKİYE’NİN ÇATIŞMA BÖLGELERİNE YÖNELİK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ


 MAKALELER
  GÜNDOĞAN YAYINLARI FİYAT LİSTESİ (mart/2018)
  Modern Sosyoloji Kuramları üzerine
  Terör ve Toplum”un yazarı Prof. Dr. Zafer Cirhinlioğlu ile söyleşi;
  Din, Demokrasi ve İlim
  Ordu, felsefe ve Milliyetçilik
  Türk İstanbul 1
  Kızıl - Elma'nın Çürüyüşü


 FIRSAT REYONU
REYONDAKİ FIRSAT ÜRÜNLERİNİ GÖRMEK, İNDİRİM VE TAKSİT SEÇENEKLERİNDEN FAYDALANMAK İÇİN TIKLAYIN.
E-Posta Üyeliği

Adı Soyadı

E-Posta Adresiniz



 

 
Türk İstanbul 1 
Sevgili okur, sizinle burada bazı yazıları paylaşacağım. bunlar hayatınızın her deminde okuyabileceginiz ve üzerinde ciddi ciddi düşünebileceğiniz yazılardır. Ayrıca bu yazıların kaynaklarınıda verecegim, çünkü bu degerli ediplerimizin diğer yazılarını bu eserlerinden görmeniz okumanız belkid yeni bir ufuk açar. sağlıkla ve esenlikle..

Türk İstanbul 1
Yahya Kemal

Bir iklimin manzarası, mimarîsi ve halkı arasında halis ve tam bir ahenk varsa, orada, gözlere bir vatan tablosu görünür.
iklimden anlayan gerçek ve hassas bir sanatkâr, İstanbul'un eski semtlerinden herhangi birini, meselâ: Kocamustâpaşa semtini, yahut Eyüb'ü, yahut Üsküdar'ı, yahut da Boğaziçi'nin henüz millî hüviyetini muhafaza eden herhangi bir köyünü seyredince kati bir hüküm vererek, der ki: "Bu halk bu iklimde ezelden beri sakindir ve bu iklime bu mimarîden ve bu halktan başka unsurlar yaraşmaz."
Evet, gerçek ve hassas bir sanatkâr bu hükmü verir.
Vatan toprağı bizde de ecnebi memleketlerinde de her hissedene bu vehmi veren topraktır.
Türklük, beş yüz seneden beri istanbul'u ve Boğaziçi'ni bütün beşeriyetin hayaline böyle nakşetti. Mimarîsini bu şehrin her tepesine, her sahiline, her köşesine kurarken güya: "Artık bu diyar dünya durdukça Türk kalacaktır." dediği hissedilir.
Fetihten sonra istanbul'a yerleşmiş olan halkın iklimle bu imtizacını kaydettikten sonra, yeni baştan kurmuş olduğu bu şehirde yaratmış olduğu güzelliklerin en yüksek bir kıratta olduğunu söylemek lâzımdır. XIX. asırda, romantizm cereyanından sonra, insanların gözleri tabiatı görmek için açıldığı vakit, istanbul, bütün şehirler arasında birinci derecede göründü ve Avrupa'nın en yüksek şâirlerinin gözlerini kamaştırdı ve en güzide ruhlu seyyahlarının muhayyilesine yerleşti. Farz-ı muhal olarak Türklüğün, yeryüzünde güzellik namına başka bir eseri olmasaydı, yalnız bu şehir onun nasıl yaratıcı bir kudrette olduğunu isbat etmeye kifayet ederdi.
Bahusus ki Türklük bu şehrini imar görmemiş, hali bir sahada kurmadı; Şarkî Roma imparatorluğu gibi asırlarca Avrupa'nın yegâne medeniyeti olmuş ve şaşaasıyla bütün milletlerin gözlerini kamaştırmış bir devletin payitahtının harabesi üzerinde kurdu. Bunun muzâaf bir kıymeti vardır. Eski Bizans harabesi üstüne kurulan Türk istanbul, selefinden bambaşka bir hüviyetteydi ve yalnız kendini kuran milletin, milliyetinin bir ifadesi gibiydi.
Türkler istanbul'u, 1453'te, Bizans'tan bir virane hâlinde tevarüs ettiler. O vakit istanbul'un ne kadar harap, yoksul ve perişan olduğunu, Bizans'ın meftunu olduğunda şüphe olmayan tarihçi Charles Diehl, uzun boylu yazdığı gibi, bu bahsi, bundan yirmi sene evvel istanbul'da vermiş olduğu bir konferansta da iyi tasvir etmişti. Evet, XV asır Türkleri, İstanbul'u bir virane olarak tevarüs ettiler, derhal imar etmeye koyuldular; bir asır sonra, o zamanki Avrupa'nın hem en büyük, hem en ihtişamlı, hem en güzel şehri hâline getirdiler. Bu hükümde zerre kadar mübalâğa yoktur.
Bunu söylemekten maksadımız, eski zamanlardan kalma bir gayretle, Türklüğe Bizans'ın payitahtına vâris olmayı çok gören bazı müverrihlerin el'an kitaplarında, bütün vesikalara rağmen, güttükleri kine bir cevap vermektir. Zerre kadar mübalâğa etmeksizin diyebiliriz ki o asırlarda Türklüğün medenî kabiliyeti, Lâtinlerin medenî kabiliyetinden yüksekti. Latinler, dördüncü Haçlı ordusuyla 1204'te İstanbul'u zaptettiler ve şehre kendileri yerleştiler. Bu istilânın nasıl bir facia olduğunu yine Avrupa vak'a-nüvîsleri ve o zamandan beri tarihçileri iyi yazdıkları için bir kelime ilâve etmeye lüzum yoktur.
Frenk hâkimiyeti İstanbul'da yalnız elli yedi sene sürebildi. 1261'de Lâtin imparatoru, hükümeti ve ordusuyla çekildiği vakit arkasında bir virane bıraktı. Paleolog'lar, o viraneyi, yüz doksan sene süren hâkimiyetleri zamanında mamur edemediler, işte Türklerin 1453'te buldukları İstanbul bu viraneydi.*
Türklerin medenî kabiliyeti çok yüksek olmasaydı, bu viraneyi o kadar çabuk imar edebilirler miydi? Millî kudretleri çok üstün olmasaydı, onu beş yüz sene muhafaza edebilirler miydi?
Yine zerre kadar mübalâğa etmeksizin diyebiliriz ki Türkler fetihten sonra istanbul'u, eskisine nisbetle çok genişlettiler. Meselâ Eyüb fetihten önce küçük bir köydü. Sonra koca bir şehir oluverdi.
Ölümü manevî bir istirahat gibi gösteren mezarlıklar şehrinin güzelliği haricinde Eyüb, asırlarca bir irfan kaynağı oldu. Musiki, yazı sanatı, tasavvuf Eyüb'te[....]
Üsküdar, Bizans devrinde küçük bir Chrysopolis şehriydi. Türkler zamanında çok genişledi, Çamlıca tepelerine kadar yükseldi.
Boğaziçi, Bizans zamanında yoktu. Gerçi Boğaziçi'nin iki sahilinde tek tük köyler ve bazı kiliseler görülürdü. Ancak o zamanki haliyle, bugünkü Çanakkale Boğazı'mızı andırır gibi ıssızdı. Boğaziçi, fetihten sonra iki sahil boyunca, Kavaklar'a kadar Imtidâd eden köylerle, yalnız kendine benzer bir mamure oldu. Boğaziçi doğrudan doğruya Türklerin eseridir.
Fetihten sonra Türklerin İstanbul içinde bina ettikleri camilerin adedi ve mimarî kıymetleri göz önüne getirilirse, şehri, Bizans zamanında olduğundan daha fazla mimarî manzumeleriyle •ûslemiş oldukları görülür.
* * *
Kaza ve kaderin esrarlı bir hükmü, Türklüğü Bizans'ın verasetine asırlarca sevk etmiştir. 1453 Mayısının yirmi dokuzuncu Sah sabahı yerine gelmiş olan kaderin hükmü, tarihte, acaba kendini ne kadar evvel hissettirmiştir?
Bizans mütehassısı olan müverrihler diyorlar ki Bizans'ın Türklerle ilk münasebeti Ayasofya'nm banisi olan büyük İmparator Justinyanus zamanındadır. Hicretten yüz sene evvel, bu ihtişamlı ve bütün manâsıyla büyük hükümdar, Asya ortasında bulunan Türklere istinat ederek Hind ve Çin'in ticaret yollarını onlarla açmayı ve Bizans'ı İran'ın tavassutundan onlarla kurtarmayı düşünmüştür.
Bu büyük imparatorun bir gün Bizans'a vâris olacak Türkleri keşfetmesi, tarihin ne kadar düşündürücü cilvelerinden biridir.
Bizanslılar, Türkleri, gerek şimalden Rumeli'ye gerek de Asya'nın ortasından Anadolu'ya doğru yürüyüşlerinden sonra daha yakından tanıdılar. Şimalden Rumeli'ye inmiş olan Peçenekler, Kumanlar, Oğuzlar ve Vardar Türkleri bazan Bizans'a doğru akın hâlinde bulundular. Bazan da Bizans'ın müdafii oldular. Milâdın 860 senesinden beri Selanik'ten Vardar Nehri'nin menbama kadar giden sahada yerleşmiş olan Vardar Türkleri hakkında müverrih Gustave Schlumberger diyor ki: "Bunlar haşin bir milletti, işgal ettikleri yerin gelirini Kayser'e vermezlerdi. Ancak Tuna ötesinden gelen kavimlerin hücumlarına mâni oldukları için imparatorluğu birçok belâlardan koruyorlardı. Bahşettikleri fâide çok büyüktü. Şimale doğru Bizans müdafaasının aşılmaz bir şeddi gibiydiler. Bunun için de İmparatorluk, onlardan vergi almak şöyle dursun, onlara para veriyordu."
Bu müverrih 964 senesinde Bizans İmparatorluğu'nun mülkî haritasını çizerken Balkanlar'da Oğuzların, Peçeneklerin, Ku-manların hangi yerleri işgal ettiklerini tasrih ediyor.
Rumeli'de yerleşmiş olan bu dört Türk kavminin bahsi çok uzundur, ancak mevzuumuza yakından taallûk eden noktaları zikredeyim:
1071'de Bizans'la Türkler arasında Malazgirt Meydan Muha-rebesi'nde Peçeneklerin ve Oğuzların Alp Arslan'la anlaşmaları ve o muzafferiydin kazanılmasında amil olmaları, iki taraf Türklüğünün (o ovada birbirini bulmalarındandır.)
Malazgirt Meydan Muharebesi, Rum Selçuk Devleti'nin kurulmasına sebep olan vak'a olmadan ibaret değildir, tesiri itibariyle daha çok büyüktür, Anadolu'nun fethi o muzafferiyetle başlar. Vatanın temeli o muzafferiyettir. Bu itibarla bizce kudsiyyeti-nin hududu olmayan bir hâdisedir.
Bu Türk muzafferiyetini Avrupa müverrihleri de ayrıca cihan tarihinin bir dönüm noktası sayarlar. Çünkü Türklerin Avrupa ile göğüs göğüse asırlarca sürmüş olan mücadelesi oradan başladı. Haçlı Seferleri tarihini en yeni bir usûlde yazan müverrih Grousset, Haçlı Seferlerini kımıldatan sebebin 1071'de Malazgirt'te Türk hakanı Alp Arslan'm Bizans İmparatoru'nu orada mağlûp edip esir etmesi olarak gösteriyor. Bu muharebenin, cihan tarihini saran böyle derin bir tesiri olmuştur.
1071 senesine doğru Bizans, içinden vahim bir kargaşalık içindeydi, dışından yıkılmak üzereydi. Garp tarafından Norman-I.H İtalya'yı zaptetmek üzereydiler; şark tarafından da Selçuk Türkleri Anadolu'nun fethine başlamıştılar. O sırada Bizanslılar hükümdarlık tacını, imparatorluğun en tecrübeli bir generali, en muzaffer bir serdarı olan Diogene Romanos'a giydirdiler. Diogene Romanos, 1071'de, İmparatorluğun himayesinde bulunan Ermenistan Krallığı'nı korumak ve Selçuk Türklerini Anadolu serhatle-rinden kat'î bir darbe ile atmak için büyük bir ordu ile İstanbul'dan Van'a doğru hareket etti. Bizans ordusunda her zaman olgu gibi, İmparatorluğun her ırktan ve her cinsten birçok askerî t'aları vardı. Ordunun esaslı bir kısmını ise Rumeli'den gelmiş n Peçenek ve Oğuz Türkler teşkil ediyorlardı. Meydan muhare-ini tasvir etmiş olan Ermeni ve Rum müverrihleri müttefikan derler ki: "Oğuzlar ve Peçenekler, karşılarında kendi dillerini konuşan ve kendi soylarından olan Alp Arslan'ın Türkmenlerini görünce onlarla anlaştılar ve derhal onların tarafına geçtiler, muharebe kayboldu, İmparator yaralandı ve Alp Arslan'a esir düştü."
* * *
Bu muzafferiyetle Anadolu'nun kapılan denizlere kadar açılmış bulunuyordu. Vakıa 1071'den sonra on senede Selçuklu orduları Anadolu içerilerinden Karadeniz sahillerine, Akdeniz sahillerine, Marmara sahillerine kadar her taraftan boşandılar. 1081'de Türk atlıları ilk defa İstanbul'un karşı sahilinde Fenerbahçe'yle Üsküdar arasında göründüler. İstanbul'u ve Ayasofya kubbesini Anadolu yakasından ilk gören Türk gözleri bu gözlerdir. Bu gelen asker Üsküdar'ı, o sene ilk defa fethetti.
Bugünkü vatanın yaratılışında Karadeniz kıyılarından Akdeniz kıyılarına kadar bu yürüyüş, tarihte çok defa görülmüş olan Türk iradesinin en hârikah olanlarından biridir.
Bugünkü vatan işte bu yürüyüşten doğdu. Malazgirt önünde dövüşmüş olan asker, Marmara kıyılarını, İzmir'i, Antakya'yı, Kudüs-i Şerifi bir bir zaptettikten sonra geniş Anadolu'nun iç taraflarında başlıca şehirlere ve başlıca kalelere yerleştiler. Anadolu'nun fâtihi olan Selçuk beyi Kutulmuşoğlu Süleyman, şu karşımızdaki İznik şehrine yerleşmişti.
Türk devleti daha o zaman İstanbul'un karşısında İznik'te kurulmuş bulunuyordu. Haçlı Seferleri çıkmasaydı ve Selçuk, İznik'te kalsaydı, ondan ikibuçuk asır sonra Osmanlı ile gördüğümüz Rumeli'ye geçiş ve İstanbul'u alarak Bizans İmparatorlu -ğu'nun yerine yerleşiş işi daha o zaman görülecekti.
Nitekim 1090'da vaki olmuş bir akın, bu tahminin elle tutulur kadar isabetli olduğunu göstermektedir: 1090'da İmparator Aleksi Komninos, Bizans hükümdarı iken, Rumeli'den İstanbul üzerine Peçenek Türklerin bir hücumu oldu. Bu hücumu, Marmara'nın Anadolu kıyılarından, Selçuk beylerinden İzmir'i fethetmiş olan Çaka sevk ediyordu. Çaka'yı Bizans müverrihleri, gençliğinde Bizans sarayında yetişmiş, Rumcayı öğrenmiş, Bizans terbiyesini almış, sonra İstanbul'dan gitmiş, birçok askerî maceralara girişmiş, nihayet meşhur bir korsan olmuş bir şahsiyet olarak yâd ederler. Çaka, bizde İzmir Kalesi'ni fetheden Selçuk beyi olarak tanınmıştır. Rumeli'deki Peçenekleri muazzam bir ordu hâlinde kaldırması, İstanbul üzerine yürütmesi; Marmara'da bir donanma tanzim ederek Peçeneklerin İstanbul'a hücumunu deniz tarafından kolaylaştırması; nihayet Bizans tacını ilk defa bir Müslüman hükümdar olarak giymeye teşebbüs etmesi, Selçuk beylerinin o tarihte ne kadar müteşebbis, cür'etkâr, teşkilâtçı olduğunu göstermektedir. Böyle bir işin icra edilmesi ne kadar zekâ ve diplomasiye muhtaçtır.
Hulâsa Peçenek orduları 1090'da İstanbul surlarına dayandılar. İmparator Aleksi, Peçenekleri yalnız Bizans ordulan ile püs-kürtemeyeceğini anladığı için Bizans hazinelerinin bütün altınını dökerek Peçeneklerin Rumeli'de hasmı olan Kuman Türklerinin beyleriyle anlaştı. Kumanlar, Peçeneklerin üzerine düştüler, galip geldiler, onları darmadağın ettiler; bu vak'ayı İmparator Aleksi Komninos'un hemşiresi ve vaktinin en güzide bir kadın edibi olarak maruf olan Annia Komninos, bize kadar intikal etmiş eserinde uzun uzadıya yazar ve Peçeneklerin Kumanlar tarafından katliama uğrayışını vahşi bir şevkle hikâye eder.
Kumanların 1090'da ırkdaşları olan Peçenekleri katliama uğratmaları ve İstanbul'u kurtarmaları Bizans tarafından o kadar minnettarlıkla telâkki edilmişti ki bu işi gören Kuman beylerinin Bizans e'izzesi gibi telâkki edildiği kaydolunmuştur.
1090'da bu vak'ayı zikretmekten maksadımız, daha o zaman İstanbul'un bir Türk kavmi tarafından fethedilmesine ramak kalması (kaza ve kaderin Türklüğü bir şehrin fâtihi olarak işaret) tarihin nasıl bir işareti olduğunu göstermek içindir.
Bu vak'adan altı sene sonra Avrupa tarihinin en büyük hareketlerinden biri olan Haçlı Seferleri, Türklüğün Anadolu'daki mukadderatını birdenbire değiştirdi.
Haçlı Seferlerinin müddeâsı, İsa'nın doğduğu ve haça takıldığı yeri Müslümanların elinden kurtarmaktı. Bu müddea papalar tarafından ortaya atılmış ve Katolik kilisesinin bütün teşkilâtı tarafından tahrik edilmişti. Bu hareket hakkında çok söz söylenmiş, onun iç yüzü tahlil edilmiş, siyasî ve iktisadî saikleri anlatılmıştır. Bunlar bahsimiz haricindedir.
İlk (Croisade) Haçlı ordusu 1096'da yola çıktı. O zamana kadar Avrupa'da misli görülmemiş kadar cesim bir orduydu. Bugünkü Avrupa milletlerinin cetleri olan bu haçlı asilzadeler ve halk adamları medenî seviyece, o asırda, hiç yüksek değillerdi, isa'nın haça takıldığı mukaddes diyarı fethetmeden önce her türlü yağmaya hazırdılar. Bizans İmparatoru, şerlerinden masun olmak için, onları hemen Anadolu yakasına geçirdi ve onlara ilk hedef olarak Türkleri ve İznik şehrini gösterdi. İlk Haçlı ordusu İznik üzerine yürüdü. Selçuk namına ebedî bir şeref vermiş olan Birinci Kılıç Arslan o zaman Türk milletinin başında bulunuyordu; lznik'in düşman tarafından muhasarasını beklemeyerek bir urûc hareketi icra etti. İlk Haçlı ordusunu kılıçtan geçirdi. Ardan Haçlı ordunun asıl reisleri, Lâtin âleminin en meşhur beyti, asıl kesif kuvvetle ve çok iyi müsellâh, o zamana göre en ye-i harp aletleriyle ve mancınıklarla mücehhez olarak İznik üzeri-c yürüdüler.
Kılıç Arslan'ın bir avuç Türkle, kendi kuvvetlerinden lâakal n beş defa büyük bir orduya karşı, İznik'i en çetin bir azimle müdafaa etmesi Haçlı tarihinin ilk destanıdır. Bu serdar lznik'in müdafaasını imkânının ötesine kadar ifa ettikten sonra, eli altında bulunan küçük Türk ordusuyla Haçlıların muhasara hattını yardı ve Eskişehir önlerine kadar çekildi. İznik'ten kalkarak Anadolu ortasından iki kol hâlinde Suriye'ye doğru yol alan ilk Haçlı ordusuna Eskişehir'de ikinci bir muharebe verdi ve bu muharebeyi kazandı; lâkin arkadan imdada gelen ikinci Haçlı ordusuna mağlûp oldu ve Konya üzerine çekildi. Haçlı orduları, yine Türklerin elinde bulunan Antakya üzerine yürüdüler. Antakya'yı müdafaa eden Selçuk beyi Yagı-sıyan, orada Haçlı ordusuna karşı nazirsiz ve şerefli müdafaada bulunurken, Mısır Fâtımîleri, Ku-dûs-i Şerifi Türklerin elinden almak için Kudüs'e bir ordu gönderip oradaki Türkleri muhasara ettiler. Şöyle ki İslâm'ın Haçlılara karşı müdafii olan Türkler, aynı zamanda Antakya'da Haçlılar tarafından, Kudüs'te de Fatımî ordusu tarafından muhasara altındaydılar. Kudüs düştü. Fâtımîlerin eline geçti; yukarıda, Antakya da zamanında imdat almadığı için düştü; Haçlılar, Antakya'dan sonra Kudüs-i Şerife yürüdüler. Çok uzun sürmeyen bir muhasaradan sonra Kudüs Haçlıların eline geçti. Orada Hıristiyan krallığı teessüs etti.
ilk Haçlı seferini bu kadar ihtisarla olsun zikretmeye lüzum vardı. Çünkü bu sefer, Anadolu'da Rum Selçuklularının mukadderatını değiştirdi; bir itibarla Bizans'a yaradı. Çünkü Türkleri Marmara sahillerinden uzaklaştırdı. Bizans'ı bir müddet daha Anadolu'nun garp kısmına hâkim etti.
* * *
Selçuk'un Konya'ya yerleştiğinden, inkırazına yani 1300 senelerine kadar, iki asır zarfında Bizans'la olan münasebetlerini hulâsa olarak zikretmek bile çok uzun sürer. Bizans ve Selçuk bu iki asır zarfında o kadar içli dışlı olmuşlardı ki, Konya'dan İstanbul'a Selçuk şehzadelerinin firar ettikleri, istanbul'dan Konya'ya Kayserzadelerin iltica hattâ ihtida ettikleri görülmüştür.
Selçuk tarihinde Bizans hükümdar hanedanının Komninos unvanını muhafaza ederek Müslüman olmuş prensler vardır.
Teferruatı bir tarafa bırakarak, yalnız Türklüğün Anadolu'da baki kalabilmesi bahsine taallûk eden ehemmiyetli noktaları zikredeceğiz.
Haçlılar, Suriye'yi istilâ ettikten sonra, Bizans onların yardımı ile Türklüğü Anadolu'dan atmak gayesini daima güttü. Lâkin muvaffak olamadı. Nihayet Kayser Manuelo Komninos, 1176'da İkinci Kılıç Arslan'a harp açarak bu maksadını kuvveden fiile çı-karmaya teşebbüs etti. Çivril yanında Düzbel'de cereyan eden meydan muharebesini ikinci Kılıç Arslan kazandı. Rumların Mirya Kefalon Meydan Muharebesi diye yâd ettikleri bu harbi BBÜverrihler, Türklerin Anadolu'da kat'î olarak kalmasının esaslı bir tarihi telâkki ederler.
* * *
Bizans'ın, dördüncü Salîb ordusu tarafından zaptedilmesin-n sonra Anadolu'da Selçuk saltanatının uzun süren inkırazı, Türk-Bizans mücadelesini uzun bir müddet, kendiliğinden kapa-ış bulunuyordu.
* **
Bu bahis 1300'den sonra, Osmanlı Beyliği'nin zuhuruyla, tekrar açılıverdi ve çok çabuk açılıverdi. Çünkü bu yeni devletin İkinci reisi olan Orhan Bey devrinde, daha Türklüğü asırlardan beri İstanbul'a sevk eden rüzgâr tekrar esmeye başladı. Bursa'ya yerleşmiş olan bu genç Türk devleti bir koldan istanbul Boğazı erine, bir koldan Çanakkale Boğazı üzerine geliyordu.
ihtiyar imparatorluk, bu genç devlet karşısında âcizdi. Imparator Kantakuzen, Orhan Bey'e kızını verdi, bu sıhriyet yoluyla durdurmak istedi, lâkin durduramadı. Daha 1326'da bu yeni Türk devleti İstanbul tarafından Maltepe'ye kadar gelmiş, Çamlıca’nın arkalarına kadar yerleşmiş, Şile'ye kadar uzanmıştı. Öteki gaz'ın Anadolu kıyısını tamamıyla aldıktan başka karşıda Gelibolu'ya geçmiş, Trakya'nın fütuhatına girişmişti.
Bizans müverrihleri Türkleri Trakya'ya İmparator Kantakuzen'in davet ettiğini yazarlarsa da bu hiçbir vesikaya müstenit değildir. Böyle bir şey geçtiyse bile İmparator Kantakuzen'in Türk emrinde olduğunu kabul etmek doğru olur; çünkü sonraları görüldü ki Türk iradesi, önüne geçilmez bir kuvvet gibi, Balkan'a geçmek istiyordu. Nihayet Orhan'ın oğlu Murâd-ı Hudâvendigâr devrinde bu iş mucizeye benzeyen bir atılışla görüldü; otuz senede Türklük, Rumeli'de nereye girdiyse orada kalmış, payitahtını da oraya nakletmişti. İslâv ve Arnavut krallarından müteşekkil bir Haçlı ordusu Türklüğü Rumeli'den atmaya çalıştıysa da 1389'da Birinci Kosova muzafferiyeti Islâvlığa kati bir darbe oldu.
* * *
Kosova muharebe meydanında tahta çıkan Yıldırım Bâyezid, bir taraftan Rumeli'nin her kıt'asma tamamıyla yerleşmek, diğer taraftan da Anadolu'da Türkler arasında millî ve mülkî birlik vücuda getirerek bütün Anadolu'yu bir tek idareye tâbi kılmak siyasetini şaşılacak bir sür'at ve şiddetle tatbik ediyordu; bir taraftan da İstanbul'u uzaktan abluka altına alarak fethetmeye girişmişti. Türk tehlikesinin yaklaştığını gören Macarlar, bu defa Pa-pa'yı ve Avrupa hükümdarlarını imdatlarına çağırdılar, Türklere karşı bir Haçlı ordusu daha sevk olundu. Bu ordu 1396'da, Tuna kenarında, Niğbolu'da Yıldırım Bâyezid'in eşsiz bir muzafferiyeti ile tarumar edildi.
Bu defa Yıldırım Bâyezid, istanbul'un fethi için tertip ettiği plânı kat'î olarak icraya koydu. İstanbul sıkı bir abluka altındaydı. Bizanslıların şehrin müdafaasından ne kadar meyus oldukla-
rını ve Türkler tarafından fethinin ne kadar yakın olduğunu gösteren bir hâdise (şudur ki) ihtiyar İmparator Manuelo bir gemiye binerek bizzat imdat istemek (için Venedik'e, Milano'ya, Papa'ya dan da Fransa ve İngiltere'ye gitti. İki yıl, ümitli ümitsiz, bir seyahat yaparak Avrupa krallarından yardım diledi. Buralarda çok iyi karşılanmasına mukabil istediği yardımı alamadı. Bu yardımı,, denilebilir ki Bizans'a şarktan gelen bir Tatar serdarı, Timurlenk yaptı ve istanbul'un fethi bu yüzden yarım asır müddetle
gecikmiş oldu.
Timur badiresi esnasında Anadolu'daki arazisini muvakka-kaybeden Osmanlı Türklerinin Rumeli'de sıkı tutunmaları hin dikkate değer bir hadisesidir. Gerçi Timur, bir karış yakına geldiği hâlde nasıl Trabzon'u almamışsa o kadar yanma gel-i hâlde Bizans'ı da Rum sahiplerinin elinden almaya teşebbüs tlmcmiştir. Fakat Osmanlı Türklerinin Rumeli'deki sağlam tutunuşlarını Timur'un saldırma şevkinin azalmasında aramak kâfi değildir. Bunun çok mühim bir sebebi, Türklüğün Rumeli'de hayli eski bir zamandan beri yerleşmiş olmasıdır. Osmanlıların Rumeli'yi fethedişlerindeki mucizevî sür'atin de bir sebebi budur. Malazgirt'te Alp Arslan tarafına geçen Peçeneklerle Kumanlar gibi, Osmanlıların Rumeli'ye geçişleri esnasında Trakya'da bulunan Türkler de kendi ırklarından bu kuvvete karşı mukavemet etmemiş, aksine, yardımda bulunmuşlardır.
Trakya ve Balkanlar'da bu tarihte yine Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve Vardar Türkleri bulunuyordu.
1261'de Mihail Paleologos'un istanbul'a girişini nakleden Bizans müverrihleri, "Bir sabah Latinler, İstanbul'da Kumanların Türk naralarıyla uyandılar," diyorlar. Demek ki Bizans'ı Lâtin işgalinden kurtaran Paleolog ordusunun en mühim unsuru Ku-manlardı. Fakat Bizans tarihleri 1300 senesinde artık Peçenek, Oğuz ve Kumanlardan bahsetmiyorlar. Bunun da sebebi bu Türk unsurların Trakya ve Balkanlar'da Hıristiyanlaşmış olmalarıdır. Bu Hıristiyan Türkler, diğer Balkan kavimleri gibi Hıristiyan ibadetlerini kendi dilleriyle yapıyorlar yani Türkçe ibadet ediyorlardı. Fakat Hıristiyan oldukları için Bizans müverrihleri artık onlara yabancı gözle bakmıyorlardı.
Süleyman Paşa Rumeli'ye geçtiği ve Murâd-ı Hudâvendigâr burada ilerlediği zaman işte bu Türk kavimlerle karşılaşmışlardı. Bizim Çubukova'da mağlûp olmamıza rağmen Rumeli'de kalışımızın mühim bir sebebi budur. Çünkü bir kıt'ada askerle değil, milletle durulur. Bizim Rumeli'de duruşumuz, burada kendi milletimizin bulunmasındandır.
Timur sarsıntısından sonra Osmanlı Türkleri çabuk toparlandılar. Murâd-ı Sâni zamanında Balkanlar'da Haçlı ordularına karşı Osmanlı muzafferiyeti devam etti. Bir cihangir azmine ve ruh olgunluğuna sahip bu faziletli serdar, Varna'yı ve ikinci Ko-sova'yı kazandı. Oğlu Sultan Mehmed'i de bu hâdiselerin harareti içinde yetiştirdi. İstanbul fâtihi, büyük hükümdarlığını böyle bir babanın oğlu oluşuna borçludur. Babasının bir feragati yüzünden Osmanlı tahtına daha çocukluğunda muvakkaten oturmuş olması, bu genç hükümdarı, tahtın tam sahibi olacağı zaman neler yapmak lâzım geldiği üzerinde düşündürdü; bu terbiye içinde yetiştirdi; ona plânlar hazırlama fırsatı verdi.)*
İstanbul onun zamanında fethedildi.
1452'de bu genç hükümdar, bütün devlet erkâniyle ve donanma ile Gelibolu'dan Anadolu Hisarı'na geldi. Anadolu HisaRı’nın karşısında büyük bir kale inşa etmek için lâzım gelen bütün taş, kireç ve harç, usta, kalfa, amele, mühendis, herkes gemilerdeydi.
Fâtih, hepsini birden bir mart sabahı karşıya geçirdi. Orada-d Bizans müfrezeleriyle bir muharebe başladı. Bu muharebede •.'İm düşen Türklerin mezarlığı, Hisar'm üstündedir. Hâlâ Şehitlik ismiyle yâd olunur.
Fâtih başta olmak üzere, Sadrazam Halil Paşa ve diğer vezirler, serdarlar, o sırta, 1452 senesinin Martından Ağustosuna kadar, beş ay zarfında el'an gözümüz önünde duran ve İstanbul fet-u ı n bir levha gibi hatırlatan Rumeli Hisarı'nı inşa ettiler.
Bir sene sonra, 1453'te Türklüğün hafızasında daima en mübarek bir rakam gibi duracak olan bu tarihte, ordu Edirne'den ve ionanma Gelibolu'dan İstanbul üzerine yürüdüler. İstanbul muhasırası, 26 Nisanda başlamış itibar olunduğuna göre yirmi üç gün sürdü. Donanma, Halic'i kapayan zenciri kıramadı. Şehre m' um Haliç tarafındaki surlardan daha kolay olabileceği için donanmanın bir kısmı karadan Halic'e geçirildi. Türk hayalinde ima bir irade ve himmet hamlesi gibi kalacak bu tablo millî İnimizin en güzel levhalarından biridir.
Ancak karadan geçirilmiş olan bu ince donanma da ümit ilen işi göremedi. Bütün iş yine orduya kaldı. Elli üç gün çetin t muhasaradan sonra ordu, Edirnekapı ile Topkapı arasındaki Onlıat yerde bulunan beşinci askerî kapıdan Mayısın 29. Salı sabahı İstanbul'a girdi.*
istanbul'un fethinin gerek Türklerin, gerek de Avrupalıların hayalinde bıraktığı tesirler zamanımıza kadar sürmüştür. Şimdiden sonra da sürecektir.
istanbul'un fethi manevî bir hâdise olarak çok derindi; siyasî, askerî, millî ve medenî tesirleriyle hudutsuz bir kıymeti haizdi, istanbul fethi ile Anadolu ve Rumeli birleşmiş oluyorlardı, vatan yekpare bir şekle giriyordu. Devlet, ordularını bir taraftan bir tarafa istediği gibi geçirebilecekti; aynı zamanda iki tarafın denizlerine hâkim bir vaziyet alıyordu. O vakte göre Asya'yı Avrupa istilâlarına kapamış oluyordu.
Millî mimarîmizin Fâtih devrinden kalan binaları Rumeli Hisarı, Yedikule, Topkapı Sarayı dediğimiz -eski tabirle- Yeni Sarayın etrafındaki sur, sarayın içindeki Hazine Dairesi, Çinili Köşk, Topkapı Sarayı'nda daha birkaç eser, nihayet Fâtih Camii'nin harem kısmı, etrafındaki medreseler ve sair vezir camileri onların vakıflarıdır. Daha o zaman millî mimarîmizin ne kadar güzel olduğuna en ziyade şehadet eden parça, 1770'te Üçüncü Mustafa tarafından daha iyi yapmak belâhetiyle tamamıyla yıktırılmış olan
Fatih Camii'nin nasılsa bırakılmış olan harem kısmıdır. Yine orada . Caminin tabhânesi gözleri kamaştıran bir güzelliktedir.
Fatih'ten sonra oğlu İkinci Bâyezid zamanında, medeniyet ve güzel sanatlar çok ilerlediler. Mimar Hayreddin'in mimarîsi
Bir dev adımı atmıştı. Süleyman zamanında ise mükemmeliyetinin zirvesine vardı. Bu devrin mimarları istanbul'u abidelerle donattılar. O asra, 1500 senesinden 1600 senesine kadar, yalnız mimarî görüşüyle bakan gözler, millî kudretin bir abideler silsilesini temaşa etmiş olur.
Bu kısa konuşmanın zemini bir taraftan Türklüğün İstanbul'u fethedinceye kadar geçirmiş olduğu maceralara göz gezdirmek, bir taraftan da Türklüğün bu diyan ne kadar benimsemiş olduğunu mehmâ-emken göstermekti. İstanbul'un bilhassa eski cihetlerinin bugünkü haraplığı başka bir bahistir.
İstanbul'un bugünkü haraplığı birinci derecede, geçen asırların başında, her memlekette olduğu gibi, Türkiye'de de, büyük smâatin küçük smâati münkariz etmesi ve İstanbul çarşısını ancak ecnebi malı satar bir hâle getirmesi, ondan sonra da harp felâketlerinin ardı arası kesilmemesi olmuştur.*

*Yahya Kemal'in 12 Mart 1942'de İstanbul'da, Beyoğlu Halk Evi'nde verdiği "Türk
İstanbul" adlı bu konferans, ilk defa Aziz İstanbul'un birinci baskısında (1964)
yayımlanmıştır.

Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti, www.istanbulfetihcemiyeti.org.tr, 0212 638 61 45-faks 0212 517 41 68
İstanbul Türktür, Türk Kalacak

Yahya Kemal 
  Diğer Makalelerden Başlıklar
  •    GÜNDOĞAN YAYINLARI FİYAT LİSTESİ (mart/2018)
  •    Modern Sosyoloji Kuramları üzerine
  •    Terör ve Toplum”un yazarı Prof. Dr. Zafer Cirhinlioğlu ile söyleşi;
  •    Din, Demokrasi ve İlim
  •    Ordu, felsefe ve Milliyetçilik
  •    Türk İstanbul 1
  •    Kızıl - Elma'nın Çürüyüşü
  •  

    GERİ DÖN




     
    Ana Sayfa          Yazarlar          Sipariş ver          İletişim Copyright
    Ana Sayfa          Yazarlar          Sipariş ver          İletişim
    Copyright © 2006 webofisi.com All rights reserved.