KATEGORİLER
    Felsefe Dizisi
    Atatürkçü Düşünce
    AB ve Türkiye Dizisi
    Psikoloji ve Din Dizisi
    Sosyoloji-Siyaset-
    İletişim Dizisi
    Edebiyat Dizisi
    Osmanlı Klasikleri
    Gençlik ve Çocuk Dizisi
    Süreli Yayınlar
    SAM YAYINLARI
    TÜRK-YAY
    SİYAH KALEM
    Tarih
 
 HABERLER
Bilge tarihçi Aksun vefat etti

Füsun Akatlı yaşamını yitirdi

Güle Güle Ahmet Abi

20. YILIMIZI KUTLUYORUZ

Terör ve Toplum

Bedir Ashâbı'nın Fazileti (ashab-ı bedir) yayınlandı

22 Temmuz çıktı

 YENİ ÇIKANLAR
  SOSYOLOJİK UNSURLARIN DIŞ POLİTİKAYA ETKİSİ
  ULUSLARARASI SİSTEMİN, SİYASAL KÜLTÜRÜN VE REJİMİN/DEVLET YAPISININ DIŞ POLİTİKAYA ETKİLERİ: İRAN, MISIR, SUUDİ ARABİSTAN, TÜRKİYE
  Gönül Işığı
  RUSYA’DA TÜRK TARİHİ İLE İLGİLİ YAYINLANAN ESERLER KAYNAKÇASI
  Kültürlerarası Felsefeye Giriş
  TÜRKİYE’NİN ÇATIŞMA BÖLGELERİNE YÖNELİK DIŞ POLİTİKASININ ANALİZİ


 MAKALELER
  GÜNDOĞAN YAYINLARI FİYAT LİSTESİ (mart/2018)
  Modern Sosyoloji Kuramları üzerine
  Terör ve Toplum”un yazarı Prof. Dr. Zafer Cirhinlioğlu ile söyleşi;
  Din, Demokrasi ve İlim
  Ordu, felsefe ve Milliyetçilik
  Türk İstanbul 1
  Kızıl - Elma'nın Çürüyüşü


 FIRSAT REYONU
REYONDAKİ FIRSAT ÜRÜNLERİNİ GÖRMEK, İNDİRİM VE TAKSİT SEÇENEKLERİNDEN FAYDALANMAK İÇİN TIKLAYIN.
E-Posta Üyeliği

Adı Soyadı

E-Posta Adresiniz



 

AB ve Kıbrıs
Otuz sekiz yıldır Kıbrıs meselesinde bir uzlaşma sağlanamamasının başlıca nedeni, "uluslararası camia" diye tabir edilen ABD ve İngiltere gibi güçlü ve etkili devletlerin, kendi ulusal çıkarları nedeniyle, Kıbrıs konusuna doğru bir teşhis koymaktan bugüne kadar kaçınmış olmalarıdır.

Meselenin haline yardımcı olmak isteyen çevrelerin önce Kıbrıs meselesinin ne olduğunu araştırmaları, bu meseleyi iyice irdelemeleri ve bu amaçla her şeyden önce, "Kıbrıs meselesi nedir?" sorusuna kendi kendilerine sormaları gerekir.



AVRUPA BİRLİĞİ’NİN TÜRKİYE VE KIBRIS OYUNLARI

Namık Kemal ZEYBEK
TC eski Kültür Bakanı ve
Uluslararası Ahmet Yesevi Üniversitesi
Mütevelli Heyeti Başkanı
Panel No: 3 Tarih: 12 Mart 2003

Sunuş:

Sayın Rektör’üm, sayın Rektör Yardımcıları, sayın Ahmet Yesevi Kültür Derneği Başkanı, saygıdeğer misafirler ve sevgili öğrenciler. Doğu Akdeniz Üniversitesi ve Ahmet Yesevi Kültür Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen, “Avrupa Birliği’nin Türkiye ve Kıbrıs Oyunları” konulu konferansımıza hoş geldiniz.

Kıbrıs konusunun büyük önem taşıdığı ve yoğun hareketliliğin yaşandığı bu günlerde, Kıbrıs Türk halkının menfaatleri doğrultusunda bir karar verilmesini amaçlayan Doğu Akdeniz Üniversitesi, üzerine düşeni yapmayı sürüyor. Uzunca bir süreden bu yana, bu yönde çeşitli konferanslar ve paneller düzenleyen ve birçok seçkin konuğa ev sahipliği yapan Doğu Akdeniz Üniversitesi, bugün de Ahmet Yesevi Kültür Derneği ile ortaklaşa düzenlediği bu konferansda, Türkiye Cumhuriyet eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’i ağırlıyor. Birazdan başlayacak olan konferansta, sayın Zeybek, “Avrupa Birliği’nin Türkiye ve Kıbrıs Oyunları” ile ilgili önemli açıklamalar yapacak.


Konferansımızın açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere, Üniversitemiz Rektör Vekili sayın Prof. Dr. Zafer Ertürk’ü kürsüye davet ediyoruz.

Prof. Dr. Zafer ERTÜRK (DAÜ Rektör Vekili):

Sayın Bakanım, değerli meslektaşlarım, sevgili öğrenciler. Bugünkü programımıza teşrifleriniz için hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Bugünkü konuşmacı, Türk Dünyası’nın ilişkilerini, Türk Dünyası’nın özelliklerini, Türk Kültürü’nün özelliklerini, ilişkilerini, zannediyorum ki içimizde en iyi bilenlerden biri. Türk Kimliği’ni iyi tanıyan, bu kimliği tanıtmak için olağanüstü çaba gösteren bir kişi. O nedenle Üniversitemiz’de bulunduğu, Üniversitemize teşrif ettikleri için kendisine şükranlarımızı sunarız. Şu anda bildiğim kadarıyla, bir Üniversitenin yönetiminde bulunuyor. Bu da başka onur verici bir konu.

Zaman zaman söylerim, ama müsaade ederseniz tekrar edeyim. Türk Ulusu, eğitime çok büyük önem veriyor. Bu önem verişinin tipik göstergesidir. Seksen yılda, seksen üniversite. Yirmi yılda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde beş üniversite ve sayın Bakanımız’ın çabalarıyla Orta Asya da kurulan üniversiteler. Bunlar, Türk Ulusu’nun eğitime verdiği önemin en güzel göstergesi, en belirgin göstergesidir.

Ben bugün sayın Bakan ile yüz yüze tanıştım, ama müsaade ederseniz, kendisinin benim hayatımda çok önemli yeri olan bir anımı anlatmak istiyorum. Müsaade ederse. Yıllar önceydi, yanılmıyorsam 1996’ydı. Bundan sekiz yıl önce. Ben çok yeni bir Rektör Yardımcısı olarak atanmıştım Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne ve büyük heyecanla nedense burada, nedenlerine hiç girmeyim. Üniversitemizin eğitim dilini İngilizce’ye çevirmek için gece gündüz çalışıyorduk ve bunu da büyük bir iş gibi etrafımıza yayıyorduk. Bunu Senato’da gerçekleştirdik. Senato kararı aldık. Ertesi gün Rektörlük’te otururken telefon çaldı, dediler ki; “sizi Bakan arıyor”. Ben telefonu açtım. Kibarca nazikce bize, ne yaptığımızı sordular. Bende, “çok önemli işler yapıyoruz” dedim. Sayın Bakanım, “ne yapıyorsunuz” dedi. “Türkçe’yi bırakıyoruz, İngilizce eğitime geçiyoruz, bu ne büyük başarıdır.” dedim. Sayın Bakan, bana, “iyi yapıyorsunuz, o zaman devam edin” dedi.

Bu benim hayatımdaki dönüm noktalarından biridir, çok büyük bir hata yapıyorduk, o hatayı çok kısa bir zamanda anladık, kendi öz dilimize dönmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Onun için sayın Bakan’a huzurlarınızda geçmişte yapmak üzere olduğumuz hatadan dolayı bizi döndürdüğü için ve eğitimci olarak bana bu açıdan çok önemli katkıda bulunduğu için huzurlarınızda şükranlarımı, teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Kendisinin çok iyi bir konuşmacı olduğunu biliyoruz, biliyorsunuz. Onun için ben sözü daha fazla uzatmayayım. Kendisini kürsüye davet edeyim. O güzel konuşmasını hep beraber dinleyelim. Buyurun efendim.

TC Kültür eski Bakanı Namık Kemal ZEYBEK:

Değerli kardeşlerim. Değerli Rektörümüz’ün hakkımdaki güzel sözlerine teşekkür ediyorum. Ama o kadar övgüye layık olmadığımı biliyorum. Kendisi bir ayak verdi, ben o ayaktan gitmek isterim. Bu toplantıyı düzenleyen Ahmet Yasavi yazıyor. Doğru yazıyor. Türkiye’de Yesevi diyorlar. Bu daha doğru. Aslına daha uygun. Çünkü Ahmet Yesevi’nin doğduğu ve büyük işini yaptığı yerde de böyle diyorlar. Ahmet Yesevi diyorlar. Onun bundan sekizyüzelli yıl önce kurduğu Üniversitede, Türkistan’da kurduğu Üniversitede, Türkçe eğitim yapmasından dolayı aldığı eleştiri üzerine, yani “bu nasıl alim, bu nasıl bilgin, bu nasıl hoca, Türkçe söylüyor, halbuki Farsça söylemesi lazım” o günkü anlayışla. Onlara verdiği bir cevapla, şiirle, hikmetle, şöyle diyor:

“Sevmiyorlar bilginler, sizin Türkçe dilini
Bilgelerden işitsen, açar gönül ilini
Ayet, hadis, anlamı Türkçe olsa, duyarlar
Anlamına erenler, başı eğik uyarlar
Miskin kul, Hoca Ahmet, yedi Atana rahmet
Fars dilini bilir de, sevip söyler Türkçe.”

İşte o bilmiş, O’nun kurduğu mektepten binlerce öğrencisinden birisi Yunus Emre, aynen O’nun yolundan gelmiştir. Onun için Yahya Kemal diyor ki, bir araştırın, göreceksiniz bizim milliyetimizi, asıl O’nda bulacaksınız. Evet göreceksiniz, Ahmet Yesevi Derneği, gelecekte Kültür Vakfı olacak, bir konferans düzenleyecek, birden fazla konferans düzenleyecek, biz de, dilimizin döndüğünce Ahmet Yesevi’yi uzun uzun anlatmaya çalışacağız. Bugün bunu söyleyeyim ki dilimizi, dinimizi ve din anlayışımızı Ahmet Yesevi’ye borçluyuz. Kazakistan da bir şehir var, Türkistan. Türkistan’da bir üniversite var, Ahmet Yesevi Türk – Kazak Üniversitesi. Yirmibin öğrencimiz var. Eğitim dili Türkçe, Türkiye Türkçesi, Kazak Türkçesi. İsteyen Türkiye Türkçesi’nden, isteyen Kazak Türkçesi’nden, öğrencilerimiz ikisini de anlıyorlar. Ben de bu vesile ile sık sık Kazakistan’a gidiyorum. Ama bu ara da diğer Türk Cumhuriyetleri’nden çağrı alıyorum. Onlarada gidiyorum. Kazakistan’da çifte vatandaşlık olmadığı için hürmetli vatandaşım. Yani hurmetli vatandaş diyor onlar. Bizim fahri dediğimiz. Yani onursal da dediğimiz vatandaşlık.

Ama Türkmenistan’da söz gelimi doğrudan vatandaşım. İstersem oradan da gider milletvekili seçilebilirim. Evet efendilerim buraya gelmeden önce yine oradaydım. Önce Kırgızistan’da, sonra Kazakistan’da. Kırgızistan’da Oş diye bir şehir var, tarihi bir şehir. Üç bin yılını kutladılar. Orada bir kurultay yapıldı, Türk Kurultayı. Ve aynı zamanda Kırgız Devleti’nin 2200ncü yılını kutladılar. O Kurultay vesilesi ile, o Kurultaya gelen, Türk Dünyası’ndan gelen herkesle konuştum. Emin olun, bana sordukları ilk soru şu: “Kıbrıs’ta ne oluyor?, Kıbrıs’ta ne olacak? Kıbrıs gidecek mi?” Yakından ilgileniyorlar.

Yani Türklük, Kuzey Kıbrıs’ta büyük bir sınav veriyor. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türklüğü. Tarihi bir andır bu. Yani Türklüğün önündeki büyük geleceğin ilk sınavı, Kuzey Kıbrıs’ta veriliyor. Bunu iyi bilelim.

Efendilerim, Nedir Büyük Gelecek? 1990’dan başlayıp, Türk Dünyası gerçeği, bir güneş gibi yer yüzünde doğduğu zaman, yaşı uygun olanlar hatırlarlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin yayınladığı bir “Dış Basında Türkiye” isimli yayını vardır. Ben de yıllardır okurum. Çok fazla değildir o yayın sekiz – on sayfa falandır. Birden bire seksen – yüz sayfa haline geldi. Dünya Basını, Türkiye’den ve Türklük’ten bahsetmeye başladı. Ve Lefkoşa – Atina Gazeteleri, ağlama duvarına döndü. Sık sık söyledikleri şuydu: “Artık arkasında Türk Cumhuriyetleri olan bir Türkiye ile biz nasıl baş edeceğiz. İyi, davalarımızı nasıl çözeceğiz. Bütün dünyanın yanında bu Türkiye olacak. Biz ne yapacağız”. Aynen böyle yazıyorlardı. Bu birkaç yıl böyle devam etti. Sonra tavsadı.

Bu noktaya dikkat. Bu nokta çok önemli değerli kardeşlerim. Biz, şimdi büyük bir dünya var, Azarbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kazakistan, dahası Kuzeyde yedi Cumhuriyet. Evet, Asya’da daha fazla federe cumhuriyet. Rusya Federasyonu içerisinde. Ama onlar Rusya Federasyonu içerisinde söz hakkı olan Cumhuriyetler ve Onlar Rusya Federasyonu’nu da bize doğru getiriyorlar. Bir Rusya Federasyonu Bakanı, bana, “bizi niye toplantılarınıza çağırmıyorsunuz? Biz ikinci Türk Devletiyiz, Türkiye’de yetmiş milyon Türk varsa, Rusya’da yirmibeş milyon Türk var, Özbekistan üçüncü, yirmibir milyon, bizi de çağırın” dedi. Bunun bir anlamı var. Bu anlam çok derin.

Bu anlamını yarın bir konferansta açıklamak üzere şunu söyleyeyim. Türkiye’nin sahip olduğu kudret, “Türk Cumhuriyetleri’ni yanına aldığı zaman dünyanın orta çaplı bir süper gücüdür”. Yanına alabilir mi? Hemen alabilir. Mesela Azarbaycan. Avrasya’nın tıpası. Brzezinski, “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında diyor ki: “Azarbaycan, Avarsya’nın kapısıdır, şişenin tıpasıdır”. Yani Avrasya’ya oradan ulaşılabilir. Azarbaycan’dan. Azarbaycan senin kardeşin yahu. Azarbaycan, Türkiye ile her türlü iş birliğine hazırdır. Her şeye. Gümrük birliğine hazır. Tam anlamıyla ittifaka hazır. Dahasını söyleyeyim, federasyona hazır.

Peki niye yapmıyoruz? Avrupa Birliği izin vermiyor. Çünkü Gümrük Birliği dolayısıyla yapamazsınız diyor. Şimdi Kıbrıs’ta yapıyoruz. Ona da yapamazsınız diyorlar ya. Şimdi bir Azarbaycan dedik. Türkmenistan Devlet Başkanı Türkmenbaşı, zaman zaman sohbet ettiğim bir insandır. Türkmenbaşı’nın bana 92’den başlayarak söylediği şey şu: “Türkiye ile ne yapmak istiyorsan söyle, her şeyi yapmaya hazırım. Ne istiyorsan”. Ne var Türkmenistan’da. Bak ne var. Dünya doğal gaz birikiminin % 21’i Türkmenistan’ da. Tabii gaz. Dünyanın bütün birikiminin % 21’i. Muazzam bir şey. Peki ne varsa, o varsa. O var ve Türkmenistan sana kendini, bütün kardeşlik duyguları ile sunuyor. “Ne istiyorsan söyle, yapmaya hazırım” diyor.

Kazakistan, iki milyon yediyüz onyedi bin kilometrekare toprak. Türkiye’nin üç buçuk katı. Allah’ın yarattığı hangi madenler varsa, petrol ve gaz dahil olmak üzere, Kazakistan’ın içerisinde. Yoksul ülkelerden bahsetmiyoruz. Bunlar varsıl ülkeler. Bunların yer altı kaynakları da var, yerüstü kaynakları da var, bilim de var. Her şey var. Kültür de var.

Birileri bir şey yaptı. Son derece hızlı başlayan bir gelişme, geldi bir yerde durdu. Sanki yok gibi davranılıyor ve ne yazık ki Türkiye’deki ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki bir takım insanları, Avrupa Birliği komasına girmiş görüyorum. Koma hali yaşanıyor. Birileri, çok değil, sayıları az. Avrupa Birliği’ne karşı mısınız? “yok neden karşı olayım, ama Avrupa Birliği bana karşı, ben karşı olmasın” diyorum. Şimdi Avrupa Birliği, bir efsane, bir masal.

Şunu bir sorgulamak lazım. Akıl sahibi insanlar, bunun kaynağından şunu sorgulamalı: “Avrupa Birliği, gerçekte var mı?” Birinci soru bu. Var. Peki varsa en kritik anda gel, günü geldiğinde Avrupa Birliği niye toptan Birlik olduğunu gösteripde, Kuzey Irak’ta ABD’nin yaptığına karşı çıkamadı? Bölündü? Niye? Hani birlikti? Nerede bu birlik? Ortasından yarıldı.

Sonra gördük ki, Avrupa Birliği içinde, ikinci bir Avrupa Birliği kuruldu. Almanlar ve Fransızlar, gizli bir birlik kurdular, halkalar oluşmaya başladılar. Yani nerede duracağı, ne olacağı, olup olmayacağı belli olmayan bir iş bu. Daha anayasalarını hazırlayamadılar. Anayasa Konsorsiyumu var. Başkanı Valery Giscardes. Bunlar kurallar koymazlar.

İkinci soruyu sormak lazım: “Avrupa bizi, bir defa gerçekten istiyor mu? Bizi alacak mı?” Bu sorunun cevabını vermeliyiz ki, biz de ona göre siyasetimizi belirleyelim, uygulayalım. Bunu bilmeliyiz. Efendim alırlar, yok canım bizden vazgeçemezler. Bunu sen söylüyorsun. O söylüyor mu? O kim? O, Konsorsiyum’un Başkanı Valery Giscardes. Evet Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı. Söylediği şu: “Avrupa projesi”. Proje. Yani Avrupa realite değil. Bir proje var. O projenin içinde Türkiye yok. Söyledi bunu. “Türkiye yok” diyor.

Ben, Avrupa Birliği yöneticilerinin, Türkiye’ye karşı dürüstlük ve vekaar içinde hareket etmediklerini görüyorum. Kendi aramızda konuştuğumuz zaman, Avrupa Projesi içinde, Türkiye’nin asla yer alamayacağını söylüyoruz. Sonra Türkiye ile karşı karşıya geldiğimiz zaman, sanki alacakmış gibi davranıyoruz ve Yunanistan da bu durumu, ikili ilişkilerini çözmek için kullanıyor. İşte bütün bu olayların sırrı burada. Yunanistan, bu durumu kullanıyor. Valery Giscasdes söylüyor. Yetkili Konsorsiyum Başkanı. Şu anda da itibarlı, projenin başında, projeyi şekillendirmekle o yükümlü, görev onun ve Avrupa Birliği’nin en önemli kurumlarından birisi. O söylüyor.

Canım o söyleyebilir, ama başkaları o kadar çok ki. Şimdi bakın bu dosya, o kara dosya, şu dosyayı karıştırdığınız zaman, şimdi size birçok örnek bulmak mümkün; ama ben gözlüklerimi takmadan, ne yazık ki size bu örnekleri okumak imkanına sahip değilim. İlber Ortaylı’nın anlattığı bir olay çok ilginç. Onu geçiyorum. Efendim Alman Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi’nin aldığı bir karar: “Türkiye’nin AB’ye tam üye olması, Birlik için çok ciddi bir tehlike. Bu nedenle Türkiye’nin AB’ye alınmasına karşı çıkıyoruz”. Ancak Türkiye, Avrupa için stratejik bir öneme sahip. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa’dan kopmaması ve başka bir sisteme yönelmemesi için de özel bir formül bulunarak, Avrupa’nın yanında tutulmasını istiyor. Evet özel formüller bulunuyor.

Helsinki’de Türkiye’ye adaylık veriliyor. Derken Türkiye’nin ağzı bağlanıyor ve ağzına bir kaşık bal çalınıyor. Ve Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne almasına karşı tepki göstermesi gerekirken, bu tepkiyi göstermekten yoksun bırakılıyor. Oyun diyoruz. Evet oyun. Peki bunlar bu kadar oyunbaz mı? Evet uluslararası ilişkilerde, şimdi burada muhtemelen uluslar arası ilişkilerde okuyan kardeşlerimizde vardır, asla romantizme yer yoktur. Uluslararası ilişkilerde, çıkar ilişkileri, çıkar dengelemeleri söz konusudur. Uluslararası ilişkilerde karşılıklılık söz konusudur. Herkes bir takım oyun içerisindedir.

Ben şimdi Türkiye’de birtakım yazarların ve bu güzel Cumhuriyet’teki politikacıların ve yazı yazan kişilerin bir romantizm dalgası içinde olduklarını görüyorum. Avrupalılar, sanki cennetten yeni gelmiş melaikeler, Cebrail, Mikail, İsrafil gibi büyük melekler, gelmişler, bunlar insancıllıktan başka bir şey düşünmezler. Haşa bunlar hakikattir. Bunlar dürüstlüktür. Bunların insancıllıktan başka düşündükleri bir şey yoktur. Hadi canım sende. Geç yahu. Bu kadar saf olabilir misiniz? Peki siz bu kadar saf iseniz, insanları bu kadar saf mı zannediyorsunuz. Böyle bir şey olur mu?

Yunanistan dostumuz; Yunanistan bizim dostumuz olur, ne zaman? Şu Avrupa, işleri karıştırmaktan bir vazgeçse, o zaman Yunanistan tabii ki haddini, boyutlarını, hakkını, hukukunu bilir ve Türkiye ile dost olur ve nitekim Avrupa’nın karışmadığı her zaman Yunanistan’la bizim ilişkilerimiz iyi gitmiştir. Ama Avrupa tek taraflı olarak her zaman Yunanlılar’ın ve uzantısı olan Kıbrıs Rum Kesimi’nin yanında olunca, bunlar da ne yapacaklarını, ne isteyeceklerini şaşırıyorlar. Uzlaşmaz hale geliyorlar. Bıraksalar biz uzlaşırız.

Yani oyunu oynayan Avrupa. Niye oynuyor bu oyunu? Bu oyunu şunun için oynuyor. Şimdi Güney Kıbrıs’ta alınıyor. Öyle diyorlar. Güney Kıbrıs alınırken de, uluslar arası hukuk yok sayılıyor. “Biz yaptık, aldık” diyorlar, “siz bize hukuktan bahsetmeyin, bu bir siyaset, bizim siyasi irademiz böyle” yani kabadayılık yapıyorlar. Peki niye kabadayılık yapıyorlar? Nasıl yapabiliyorlar? Yaparlar. Sen onları bu kadar idealize ederek, yücelterek, onlarda olmayan nitelikleri onlara vererek bakarsan ve ne dersen yapmaya hazırım mantığı ile yaklaşırsan, gayet tabii yapar, neden yapmasın. Bırakın uluslar arası ilişkileri, insanlar arası ilişkilerde bile, bu böyle. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Dönüp yine kafam dönüp dönüp böyle bakyığım da Güney Kıbrıs’ın, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki uzantıları gibi görünen temsilcileri ve avukatları gibi görünen ve hayretle, dehşetle bakınca, Avrupa Birliği’de Rum Kesimi’de bu oyunları niye oynamasın diye insanın aklına geliyor.

Şimdi bakın. Türkiye üzerinde oynanan oyunlara bakalım. İkide bir, ilerleme raporları çıkarılıyor. O ilerleme raporlarına öyle bir dalmışım ki, bir gün ben bir rüya gördüm ve o rüyayı yazdım. 2013 gelmiş. Rüyamda on yıl uyumuşum. Ya da başka bir şey olmuş, uyandım. Diyorlar ki yıl 2013. Getirip bir de takvim gösterdiler ve baktım gerçekten 2013. Türkiye’de aydınlar ikiye bölünmüşler. Çok ciddi bir konuyu tartışıyorlar. İlerleme raporunda hâlâ mı? Daha çok erken. Çünkü bu minval üzerinden gidersek, 2023’de de var, 2033’de de var, 2043’de de var. Çünkü bu ilerleme, biraz ilerleme gibi bir şey oluyor. Raporda şunu tartışıyorlar. Ulusalcılar diyorlar ki, raporda var, gözlerimizi lensle mavi yapalım, saçlarımızı da boyayla sarı yapalım. AB’ciler diyorlar ki, olmaz. Bir kulübe giriyorsan, onların dediğini yapmalısın. Böyle tartışıyoruz. Böyle üye oldu mu? Oldu. Dolayısıyla gözlerimizi ameliyatla mavi yapmalıyız. Şimdi teknoloji gelişti ve kolay oluyor. Başımızıda sarı saçlar ektirmeliyiz. Üstelik saçı olmayanada, “lepiska gibi saçlara sahip olurlar” diyorlar.

Sonra ben Bayburtlu’yum. Nereden çıktıy sa, Bayburtça’nın, Türkiye’de eğitim ve öğretim görme diller: arasına girmesi kararlaştırılmış. Ama benim köyüm Kitre, lakin Kitrece, Avrupa Birliği’ne girmemiş. Avrupa Birliği diyor ki, “Kitreceyi de alın, çok önemli bir fark var”. Bayburtlular gelirem, gidirem diyorlar, fakat Kitreliler gelmeyrem, gitmeyrem diyorlar. Önemli bir fark var, diyor Avrupa Birliği, “şu devletinizden vazgeçin, egemenliğinizden cayın, ya sonra problemsiz olun da, sizi alacağız”. Çünkü Avrupa Birliği problemli ülkeyi almaz, yani uluslararası problemi olan ülkeyi almaz. Peki Yunanistan’ın, şurada Güney Kıbrıs’ın uluslararası problemi hiç mi yok. Bana gelince bunu söylüyorsun.

Peki eğer sen Türkiye’yi alacaksan, niye acele ediyorsun ey Verheugen. Niye Gunterleşiyorsun? Derdin ne?. Eğer alacaksan, problem kalmayacak Türkiye girdiği zaman Kıbrıs’ta girecek. Eğer Avrupa Birliği dediğiniz gibiyse ve serbest dolaşım hakkı en büyük haklardan sa, herkes istediği yere gidecek, Türkiye’de girmiş, Kuzey Kıbrıs’ın tamamı da girmiş, yan yana birleştir al. Peki buradaki sahtekarlığı görmek için çok mu zeki olmak lazım. Ancak sen Türkiye’yi alacaksın ve böyle bir niyetin varsa, niye bu telaş ve acele. Zaten tabii olarak girecek. Yani öyle bir düzenbazlık var ki, işin içinde, dehşete düşmemek işten değil, bu kadar sahtekârlık olur. Peki bu telaş ne?

Bu telaş belli. Avrupa Birliği’nin şampiyonları var. Verheugen dahil olmak üzere, Avrupa Birleşik Devletleri’nin Cumhurbaşkanı olmayı falan hayal ediyor beyefendi belki. Yeri geliyor, hayallerinde ki Avrupa Birliği’ne doğru yürürken, aynen Avrupa’yı başka şekilde birleştirmeyi düşünen faşistlerin, Mussoli’nin dediği bizim deniz Akdeniz heyecanını duyuyorlar. Akdeniz’de tam temizlik istiyorlar; yani Akdeniz tam anlamıyla bu yeni Birliğin olsun diyorlar. Ama olursa olsun diyebilir içimizden herhangi bir insan; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne almazlarsa, almasınlar, beni alacaklar ya.

Girilince ne olacak? Ayaklarınıza kırmızı halılar serecekler, beni karşılayacaklar. Yalova Kaymakamı gibi hemen karşılayacaklar beyefendiyi. İş ve aş hazır. Hatta konaklar da verilecek, derhal. Yahu nereden çıkarıyorsun. Avrupa Birliği hemen seni alacak, iş mi verecek? Peki kendi yurttaşlarına niye veremiyor. Peki kendi yurttaşlarına dahi veremiyor Avrupa Birliği. Bakın şimdi gerçeklere. Avrupa Birliği saklamıyor bu gerçeği, fakat bizim Avrupa Birlikçiler bizden saklıyorlar. Ne diyoruz biz. Avrupa Birliği ile bütün problemler çözülmüştür. Her türlü hak ve özgürlük vardır. Herkesin canı ne istiyorsa onu yapar, hiçbir problem yok. Peki Avrupa Birliği’nin statik ajansının istatiksel verilerini okuyorum size. Bunları kolay kolay da gazeteler de bulamazsınız. Yunan halkının % 60’ı fakirlik sınırında, % 22’si ise bu oranın altında, yoksulluk sınırının da altında. Kendi istatistikleri. Birliğin toplamında yoksulluk oranı, % 28. Genç nüfus içerisindeki dağılım ise şöyle: Yunanistan % 27.4, İtalya % 27.3, İspanya da ise, biliyorsunuz İspanya sallanıyor. Hani İspanya’da şöyle dolar, fert başına dolar şöyle oldu falan deniliyor, Fransa’da % 20. Yani kendi işçisine, kendi gencine iş bulamayan Avrupa ülkeleri, heyecanla Kuzey Kıbrıs’tan gelecek gençlere iş vermeyi bekliyorlar, kapılarını falan açtılar, “ne zaman gelecekler de biz onlara iş vereceğiz” diyorlar. Bu nasıl bir masal. Ama masallara insanlar inanırlar. Yani bu insan yaşının, belirli bir dönemde, zeka düzeyinin belirli bir döneme gelene kadar, çocuklar masallara inanırlar.

Görevim gereği Ankara – İstanbul arasında gidip geliyorum. Her hafta. İstanbul’dan Ankara’ya gelirken yanıma bir gün Türkiye’nin Devlet Bakanları’ndan Eyüp Aşık oturdu. Bu işleri konuşmaya başladık. Avrupa Birliği’ni konuştuktan sonra, Eyüp Aşık, “sana bir şey anlatayım” dedi. Mesut Yılmaz, Türkiye’nin Başbakanı. Kolh Almanya’nın Başbakanı. İki Başbakan görüşüyor. Eyüp Aşık’ta Mesut Bey’e refakat ediyor. Mesut Bey diyor ki, “siz yardımcı olun da, bizi Avrupa Birliği’ne alsınlar”. Kolh diyor ki, “sayın Başbakan, ben siyasetçiyim, dememem gereken size bir söz diyeceğim. Benim iki gelinim var. Biri Türk, biri Alman. Türk gelinimi daha çok seviyorum. Benim dememem gereken söz. Bu duyulursa, öteki gelinim darılır. Ben o kadar çok söyledim ki, muhtemelen öteki gelinim duymuştur. Çünkü dünüre de söyledim. O da doğru dedi. Benim kızı daha çok seviyor. Siz diyor, Avrupa Birliği’ne girme hevesinden gelin vazgeçin. Öyle bir şey yok diyor. Alın size dosya, araştırma raporları. Açıyorum, eğer Türkiye’yi alırsak ilk yılda altı milyon Türk gelecek. Şu anda üç milyon, dokuz milyon olduğu zaman siz Almanya’yı ele geçirirsiniz, bütün belediyeler sizin elinize geçer. Siz genç bir nüfusa sahipsiniz, çoğalıyorsunuz. Biz ihtiyarladık, çoğalamıyoruz, nüfus ihtiyarladı. Ayrıca çeviriyor diyor, sosyo – psikolojik araştırma. Bir Alman işçisinin tek bir düşündüğü vardır. Yaz tatilini nerede geçireceğim. Antalya da mı? İspanya da mı? Ama Türk işçisi fabrikaya girdiği zaman bunu düşünmez. Biz sizi böyle alamayız” diyor. “Bizde zaten işsizlik problemi var. Ekonomik hayatımızı sarsar ve Nazizmin hortlamasını önleyemeyiz” diyor. “Böyle bir şey yok” diyor. “Biz size gelelim, sizi geçiştirelim” diyor.

Bütün bu gerçekler ortada iken, niye oyun sürüyor? Ben de, çok düşünüyorum sorunun cevabını. Bir gün Azarbaycan Kültür Bakanı Polat Bülbüloğlu bir şey anlattı; “Galiba sıra orada. Komünizmin zamanı. Çok iyiydik. Devlet para veriyormuş gibi yapıyordu, biz de çalışıyormuş gibi yapıyorduk. Biz de geçinip gidiyorduk”. Şimdi “Avrupa alacakmış gibi yapıyor, biz de girecekmiş gibi yapıyoruz, gül gibi geçinip gidiyoruz” diyeceğim, ama şu dikenler olmasa. Amaç Türkiye’nin yapabileceği büyük işleri engellemek, Türkiye’yi kendi içine hapsetmek, Türkiye’yi kendi problemlerinde boğmak. Yapması gereken Avrasya Liderliği’ni, Avrasya Birliği’ni, Önderliği’ni O’na yaptırtmamak. Evet, bu oyun böyle sürüp gidiyor. Evet, siz şimdi Türkiye’yi yönetenlerin bunu bilmediklerini mi zannediyorsunuz? Pekala biliyorlar.

Şimdi Mesut Yılmaz, bunu söyledi de, söylemiyormuş gibi söyledi. Hem söyledi, hem de söylemiyormuş gibi söyledi. Konuyu takip edenler hatırlarlar. Bakın şu gazete haberi, Türkiye’yi aylarca meşgul etti (Gazete Manşeti: “Üç adım atalım oyunu bozalım). Mesut bey diyor ki, “57. Hükümet zamanında üç adım atalım, oyunu bozalım”. Bu oyun sözü, bana ait değil. Avrupa Birliği oyunları derken, oyun kelimesini ben kullanmıyorum, bilen herkes kullanıyor. Diyor ki, üç adım atalım oyunu bozalım. Peki neymiş AB aslında bizi istemiyor, Kopenhag Kriterleri’ni nasıl olsa yapamaz, gelin üç isteği gerçekleştirip, üç hesabı boşa çıkaralım. Onun üç isteğini gerçekleştirdik, üç istek daha söylediler, onları da gerçekleştirdik, şimdi yeni istekle geliyor. Birincisi Kuzey Kıbrıs’ı kendi ellerinizle boğun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye bir Cumhuriyet olmasın, Kuzey Kıbrıs’ta sizin hiçbir gücünüz, dayanağınız olmasın, Kuzey Kıbrıs’ta Türk varlığı olmasın.

Efendim, ama Annan Planı bunun güvencesini veriyor. Nasıl veriyor? Senin elinden toprakları alıyor, bir de getirip daraltılmış topraklara Rumlar’ı yerleştiriyor, başlangıçta. Bu zaten Kuzey Kıbrıs’ın, Türkü’nün birleşmesi demek, ama güvence. Ne güvencesi? Antlaşma. Ne antlaşması?

Yahu biz bu antlaşmaları çok gördük. Avrupa Birliği’nin önemli devletlerinden İngiltere’nin garantör olduğu, Türkiye’nin garantör olduğu, Londra ve Zürih Antlaşmaları yok muydu? Antlaşmaydı, uluslararası antlaşmaydı. Hâlâ geçerli. Dünyada eğer uluslararası hukuk diye bir şey varsa, bu antlaşmalar geçerli. Bu antlaşmalara rağmen, Cumhurbaşkanı olan Makarios, kurulan devletten Türkleri dışladı, sonra Türkler’e karşı tehcir, yani zorla göçürtme ve yok etme işlemi başlattı. Yahu, vurula vurula, kırıla kırıla yok edilir mi? Yok edilmez, ama siz yüzlercesini öldürürseniz, kalanlar terk ederler. Böylece etnik temizlik meydana gelir bizde. Elbetteki amaç bu kadar insanı öldüre öldüre yok etmek değildi.

Ama şimdi dünya değişti. Halk bir operasyon yapıp, yaratıcı kudret, insanın her şeyini değiştirdi mi, ama artık insanlar çok insancıl. Canım yapma ya, sahi mi söylüyorsun. Yani şu Irak’ı bombalayanlar, otuz bin insanı, hastaneyi bombalayanlar, hastanedeki insanları öldürenler, değişti dediğiniz insanlar mı? Peki Avrupa’nın göbeğinde, Müslüman Bosnalılar kırılırken, tam anlamıyla soykırım yapılırken, bu Avrupa’nın insancıl duyguları, yeni, gelişmiş insanlığın geldiği insancıl duyguları neredeydi?

İnsanların değiştiği falan yok. Evet Cengiz döneminde ne ise, bugünde o. Öyle bir şey yok. Yani çıkar grupları, gözlerini kan, ihtiras, dolar, euro ile bürümüş birtakım insanlar, insanoğluna hiçbir hayvanın yapamayacağına yapıyorlar. Dünya bu. Bu dünyada yaşamak için, gücün olacak, devletin olacak, koruyacaksın.

Gençlik bu. Ama dün akşam bakıyorum televizyona, bir toplantıda Kuzey Kıbrıslı hanımefendi, Kuzey Kıbrıs yurttaşı, bir soru sordu. Kuzey Kıbrıs’ı yönetmek iddiasıyla aday olan birisine. “Biz” dedi, “içimizde Rum’u istemiyoruz” dedi. Bunu birçokları söyledi. Bilhassa eski Rumlarla yaşadıkları zaman, o yaşadıkları acıları unutmayan herkes söylüyor bunları. “Biz istemiyoruz” dedi. Aslında bu durum Rum içinde iyi, Türk içinde iyi. Onlar yaşasınlar, biz de yaşayalım, birlikte yaşayalım, iyi ilişkiler geliştirelim, olacaktır da, olur da zamanla. Nitekim kapıları açtık, geldiler gördüler, hiçte söyledikleri gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin geri olmadığını, kendilerinin de o kadar ileri olmadıklarını gördüler.

Sağır sözlerle insanlar aldatılıyor. Bakın bu aldatmalardan birisi de, fert başına düşen milli gelir hesaplarıdır. Türkiye’de fert başına düşen milli gelir, 2.600 – 2.800 – 3.000 dolardır. Yalan. Türkiye’de fert başına düşen milli gelir, satın alma paritesine göre, 7.000 dolardır. Önemli olan bu değil mi? Hesap mı önemli, hayat mı önemli? Efendim orada fert başına düşen milli gelir şu kadardır. Peki, fiyatlar ne? Satın alma gücü ne? Bir hesapla bakalım. Her şeye rağmen, neye rağmen? Avrupa Birliği, Amerika, ak para, kara para, her türlü bela, Güney Kıbrıs’ı zenginleştirmek için, ne mümkünse yaptı. İşte duyuyoruz televizyonlarda. Beyaz kadın ticareti de, fuhuş sektörü de dahil olmak üzere ve şunu yaptılar kapılar açıldı. Rumlar gelip, buradan alış verişi buradan yapıyorlar. İşte o işi iyi anlamak lazım. Fert başına düşen milli gelir, onun gerçeğini sen nereden biliyorsun?

Orhan Güvener’e sordum. Bu işlerle ilgilenen adamdı, bu işleri en iyi bilen adam odur, sonra onun söylediği şeyleri başkalarına sordum, evet dedi. Türkiye’de fert başına düşen milli gelir, 7.000 dolardır. Bu anlamda hesap edin bakayım, 10.000 dolardan aşağı mı? Satın alma paritesine göre, bir hesap edin bakalım, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçek anlamda fert başına düşen milli gelir ne? Bunun hesabını siz yapın bakayım.

Şimdi değerli kardeşlerim, işin esası şu: Avrupa Birliği var mı, yok mu belli değil. Avrupa Birliği olarak, oynadığı oyunlarla var, bu oyunları var, görülüyor. Yani var olan, varlığını gösterir. Avrupa Birliği’nin varlığını, oyunbazlığı gösteriyor, ama bize düşen ne: Kendimize dönmek. Bir televizyon kanalında, TRT – 1’de, bunu söyledim. Eski Başbakan Bülent Ecevit’te dedi ki; “evet sayın Namık Kemal Zeybek’in söylediğidir, çıkış yolumuz”. Kendimize dönmek, gücümüzü bilmek, kudretimizi bilmek, tarihten, coğrafyadan, Cumhuriyet Türkiyesi’ni, Atatürk Türkiyesi’nin ürettiklerinden gelen gücümüzü bilmeliyiz. Atatürk Türkiyesi, on beş milyon iken, daha önce on beş milyonduk biliyorsunuz, daha harap bir ülke olmakta devam ederken, bir çok sıkıntılar varken, Atatürk Türkiyesi, bölgenin lideriydi.

Evet Atatürk, kanatlarını kartal gibi açtı. Yüce Atatürk, sağ kanadının altında İran’ı, Afganistan’ı, Irak’ı topladı, Sadabad Paktı, sol kanadında Balkan ülkelerini topladı, dünyanın en saygın ülkelerinden birisiydi. Şu Atatürk’çe tavra bak yahu. Çözüm burada. Çünkü şu Verheugen’e neden çıkıpta, bu adam burada durduğu müddetçe, Avrupa Birliği ile ilgili bütün ilişkileri donduruyoruz ve Gümrük Birliği’nden bir anda çıkacak de, bakalım o adam ertesi gün o adam yerinde durabiliyor mu? Hayır duramaz.

Şimdi bakın. Yugoslavya Kralı, Atatürk’ü ziyarete geldi ve yemek sırasında dedi ki: “Ekselans, bu İngilizler küçük Asya macerasına, yani Anadolu’yu Asya’ya sokma işine, bizi sevk etmek istediler. Yunanlılar’dan önce bana teklif ettiler, ama ben red ettim”. Bak şimdi. Atatürkçe tavra bak. “Ya öyle mi Ekselans, Allah sizi korumuş, size çok geçmiş olsun”. Atatürkçe tavır bu, on beş milyonluk bir ülkede yaptı bunu Atatürk. Niye? Çünkü milletinin gücünü biliyor, milletinin kudretini biliyor. Üstelik halk sana muazzam bir dünya getiriyor. On milyon kilometrekare toprağa yayılmış, iki yüz milyonluk bir halk.

Yine böyle bir salonda, Kazak gençleri ile toplantıdaydım bir kaç ay önce. Amerika’nın Irak’a savaş açma konusu konuşuluyor. Bana birisi bir soru sordu. Aynı şeyi Amerika, Türkiye’ye yaparsa? Dedi. Bu soruyu sorar sormaz Kazak genci, salonda bir uğultu başladı, haykırmalar başladı ve birisi dedi ki, “Amerika böyle bir şey yapamaz, Türkiye’ye” dedi, “yaparsa Kazaklar’ı kimse tutamaz, savaşır, gerekirse”. Evet, ama bir şey var orada, ateş parçası gibi parladı, o Kazak gözleri, “savaş ilan ederiz” dedi ve salon alkıştan kırıldı. Demek ki onayladılar. Allah sana bunu vermiş yahu, daha ne istiyorsun.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığı, bu anlamda çok önemli büyük bir sınav. Yani Kuzey Kıbrıs’ta seçim propagandasına girecek ama, ne yapayım kendimi tutamıyorum. Ben siyasetçiyim, ne yapayım alışmışım. Sayın Rektörümüz beni bağışlasın, o duymasın. Evet Pazar günü yapılacak seçimlerde Kuzey Kıbrıslı Türk halkı, seçmen, bir karar verecek, bu karar bir oluş veya yok oluş kararıdır. Evet, yani egemen devletine sahip çıkacak mı? Çıkmayacak mı? Buna karar verecek. Egemen demek kendine sahip olan demektir. “Ege sahip men”. Ben, biz, bunu Doğu Türkleri’nden aldık. Atatürk aldı, o sözü de: “Egemen, kendine sahip olandır”. Sen eğer egemen devletine sahip olmazsan, egemen olamazsın. Eğer sen kendi ege ne sahip olamazsan, başkalarının kölesi olursun, o zamanda varlığını sürdüremezsin. O zaman seni, ne Annan korur, ne mannan. Çekip gidecek zaten. Sonra kalacaksın yapayalnız. Dışlanmış bir Türkiye’yi de düşün. Kim sahip çıkacak sana? Süründürürler seni. Ama ben, Türklüğün o büyük sezgisine inanıyorum ki, Kuzey Kıbrıs’ın büyük halkı, doğruyu yapacak. Yani Atalarının kemiklerini sızlatmayacak, kararı verecek, çocukların geleceğini karartmayan karar verecek, yani egemen devletten yana olanlardan tavrını koyacaktır. İnşallah diyorum. Var olun.

Soru varsa alabilirim.
Soru:

Mustafa Haşim Altan. Kıbrıs Türk Milli Arşiv Araştırma Dairesi Kurucusu ve emekli Müdürü’yüm. Sizleri, sayın Bakan, uzun süreden beri takip ediyorum, izliyorum ve konuşmalarınızda her zaman vurguladığınız o ruhu ikame etmeye çalıştığınızı görüyorum ve gurur duyuyorum. Ben Kıbrıs açısından ve özellikle bu Annan Planı ve ondan önce Türk toplumunun ve Türkiye’nin önüne konmuş olan çözüm planları diye nitelendirilen bu planlarda, toprak konularının ön plana çıkarıldığını her zaman izliyorum. Bunların bizim aleyhimize güncel bir şekilde tezgahlandığını izliyoruz. Eğer kanun, buyuruyorsanız, Osmanlı Devleti burada 307 yıl egemenlik kurmuştur ve yetmiş bin şehit vererek, bu topraklara sahip çıkmıştır. Bunu bütün dünya, Kıbrıs Adası’nın Osmanlı Devleti’nin bir toprağı olduğunu da istese de istemese de kabul etmiştir. Taa ki 1878’lere kadar. İngiltere’nin ve Yunan işbirlikçilerinin ortak planlarıyla, o zamanki Türkiye’yi, ben Türkiye Cumhuriyeti’ni kullanmak istiyorum, Osmanlı Devleti ile birlikte, çünkü konvansiyon antlaşmasında, İsviçre’de tespit ettiğimiz belgelerde “Convention between United Kingdom” diye ifade ortadadır.

Dolayısıyla şöyle bir tarihi gerçek görülüyor. Türkiye ne zaman köşeye sıkıştırılmışsa, ne zaman müşkül bir duruma getirilmişse, orada de facto (fiilen) antlaşma imzalatılmıştır kendisine. 1878 Anlaşması böyle, Lozan Antlaşması böyle, 1960 Antlaşmaları hep böyle. Ama burada 307 yıl durunca, bu toprakların sahibi olan Anadolu – ki ben şunu söylüyorum ve hala söylüyorum ve bunu bağnazca söylemiyorum – Osmanlı Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin uzantısı olan bu topraklar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bağrından kopmuş olan bir Türk neslinin, buradaki halkın devamı olan bir halk ve burada yanı başımızda olan Güney’deki Halk, yüce Türk Ulusu’nun misafirleri ve aynı zamanda da azınlık durumunda olan, ama de facto anlaşmalarla birtakım haklar elde etmişler, birtakım haklar almışlar ve bizim öz mü öz topraklarımıza sahip çıkmışlar.

Bugün Çiko Manastırı ve Papaz yetiştiren ve Türk Ulusunun kökünü kazımaya çalışan papazların bütün hegemonyalarının destek bulduğu topraklar, iyice araştırıldığı zaman görülecektir ki, buradaki, Maraş’ta dahil, hakiki ata yadigarı Türk toprağıdır ve bunlar nahak yere gayri hukuki bir şekilde elimizden alınmış, özellikle İngiltere döneminde yani 1878’den 60’lı yıllara ve bugünlere kadar gelirken İngiltere ve Yunan kıskacı altında bu topraklar, gayri kanuni şekilde elimizden alınmış, Vakıflarımız işgal edilmiş, fakat bunları savunacak güçler bulunmamıştır. Bunları talep etmek için gelenler de taşlanmıştır.

Bugün görüyorum ki önde giden insanlarımız, her an toprak vermek niyetindeler. Bizim verecek toprağımız yoktur. Sayın Bakan’a bizim alacak toprağımız vardır. Hepinize teşekkür ederim.

TC Kültür eski Bakanı Namık Kemal ZEYBEK:

Efendim, hem bilgilerinize, hem görüşlerinize yürekten teşekkür ediyorum ve katılıyorum. Şimdi burada yazdığım belgeler içinde var da onları söyleyeyim. Türkler için söylenen bir söz var: “Savaşlarda kazanırlar da, kelimelerle yapılan savaşları kaybederler”. Yani bir savaş, yani dünyada devletler nasıl kuruluyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti nasıl kuruldu? Bu cumhuriyet, ne zaman Yunanistan’ın oldu. Tarihte var mı böyle bir şey. Tarihte böyle bir şey yok. Yani Kıbrıs Adası’nın, Yunanistan’ın olduğu, tarihin herhangi bir noktasında yok. Bu tarih boyunca “kimin hakkıdır” dediğiniz zaman, tarihin, hukuk olarak elbetteki kimin olduğu belli, siz söylediniz. Ama olaylar gelişti, kudret yaratıcı irade, peş peşe gelen olaylar, ortaya bir Cumhuriyet koydu: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.

Burada yapılmak istenen işlemin, Annan Planı’yla veya başka Planlarla, aynısını yeryüzünde başka bir ülkeye yapsan, aynı mantığı ülkeye uygulasan, acaba dünyada devlet kalır mı? Bütün devletleri bölüp, yeniden oluşturmak gerekir. Dünyanın başka hiçbir yerinde böyle bir şey yok, buradan başka. Neden bir havuç gösterilerek, havuç sözü de Helmut Schemit’e ait, havuç gösterilerek Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk halkı kandırılmak isteniyor?

Şimdi hak duygusuna sahip, dünyada çok insan var, hak duygusuna sahip. Yani Avrupalıların hepsi şeytan değil canım. Avrupalılarda da, Amerikalılarda da hak duygusuna sahip çok insan var. Sözgelimi onlardan birisi, Bernard Lewis adlı profesör. Bu kişi, yazdığı tarih kitabında, 1915’te Doğu Anadolu’da Ermeni soykırımı yoktur dediği için, Fransa’da, hani İnsan Hakları’na saygılı, söz ve bilim özgürlüğünün şampiyonluluğunu yapan Fransa’da mahkemeye verildi ve bir Frank’a mahkum edildi. Bu olaydan sonra, Fransa yasasını değiştirdi ve şimdi siz gitseniz de Paris’te şaşırsanız da, soykırım diye bir şey olmamıştır derseniz, hapse mahkum olursunuz. Hani bu Fransa’da özgürlük vardı, insan hakları vardı, ama Bernard Lewis var, onun gibi insanlar var.

Bakın şimdiki İngiliz’in Annan Planı ile ilgili söylediklerine. Bu da Türkiye’de de gazetede çıktı ve çoğunlukla Annan Planı yandaşı yazarların yazdığı bir haber. Türk Parlamenterler Birliği, Kıbrıs sorunu konulu bir sempozyum düzenledi. Burada katılan iki İngiliz konuşmacı, birisi Lord, birisi Profesör. Londra Üniversitesi’nden Prof. Dr. Clement Dodd, söylediği şey şu: Annan Planı’nın Türk toplumunun intiharı anlamına geldiğini anlamak lazım. İntihar, kendi kendini öldürmesi demek, eğer anlamayanlar var ise, dışarıda buradakilerin hepsi anlıyor da, bunu anlamayan birileri varsa anlasınlar diye söylüyorum. Kendi kendini öldürmek anlamına geldiğini anlamak lazım. Kim söylüyor bunu. Biri profesör, biri de Lordlar Kamarası üyesi söylüyor, İngiltere’de.

Şimdi öyle bir şey ki, Annan Planı’nı övenler, hep belli bir yerini alıyorlar. Mesela size saplamak için bir kılıç kalkıyor, size saplanacak ve parçalayacak. Birisi diyor ki, “bu kılıcın kabzası ne güzel, hem de elmaslar var, inciler var, çeliği de ne kadar ustaca yapılmış, bak bak güneşte de ne güzel parlıyor”. Başınızda kalkmış kılıcı övüyor. Evet dedikleri doğru. Kabzası altından, üzerinde mücevherler var, çeliği de çok iyi, çifte su verilmiş. Ama kalkmış senin boynunu uçuracak, ya da zehiri bala karıştırmışlar, altın tas içine koymuşlar, getiriyorlar. Nihayet sözcüleri diyorlar ki, bakın şu tasın üzerindeki kıvrım ne kadar güzel, kıvrımları şu desen, ne kadar güzel altınla gümüşü karıştırmışlar, ne ruhi bir zevk ortaya çıkmış, görün bakın, sonra bal çok faydalıdır. Peki ama o zehiri ne yapacağız. Bu taraflarını söylüyorlar. Yani ilk söz de, son söz de bu.

Annan Planı, Kuzey Kıbrıs Türklüğü’nün intiharıdır. Kendisini de yok etmesidir. Tek çözümü de, devletine sahip olmasıdır. Devlet içinde problem olur, dünyanın hiçbir yerinde, devletinin problemi olmayan ülke yok. Amerika’da, Fransa’da, Japonya’da, Türkiye’de herkes kendi iç problemlerini tartışıyor, ama hiç kimse problem var diye, kendi devletini yok edecek antlaşmaların propagandasını yapmıyor. Yok dünyada sadece burada var. Efendim problemler var, yanlışlar var, olur. İnsanoğlunun yaptığı her şeyde yanlış olur. Dikensiz gül bahçesi yok, cennet burada değil, problemler olur ama ne yapalım; yani kendi kendimizi yok mu edelim başımız ağrıyor diye? Evet teşekkür ederim, ne kadar güzel gözleriniz var, ne kadar güzel bakıyorsunuz, Türk oğlu Türkler.


 Yazarı : Eren Gündoğan Eren Gündoğan
 Kitap Kodu : AB_004
 Barkod : 0
 ISBN : 0
 Fiyatı : 30 YTL.
 SİPARİŞ VER
 

GERİ DÖN




Ana Sayfa          Yazarlar          Sipariş ver          İletişim Copyright
Ana Sayfa          Yazarlar          Sipariş ver          İletişim
Copyright © 2006 webofisi.com All rights reserved.